26 Mayıs 2011 Perşembe

if you go away

if you go away
on this summer's day
then you might as well take the sun away





'Seni sevmek beni yoruyor.'



...


Deliriyorum. Bununla nasıl başa çıkabileceğimi bilmiyorum. Aylardır birileri artık pes edeyim diye beni zorluyor sanki. Her şey ama her şey planlanmış gibi. O, bana ne yaptığını anlamıyor. Sadece karşımda oturuyor. Sadece bunun zor olduğunu söylüyor. Sadece bir Camel daha yakıyor. Ben ağlıyorum ve tırnaklarımı etime geçiriyorum. Uyanamıyorum. Gerçek. Acıyor. Sadece elim değil. Kaçmak istiyor. Aksini talep etmeyecek kadar kızgın, kırgın ve gururluyum. 

'Ben artık gideyim...'

Kapı kapandıktan sonra hiçbir şey aynı kalmaz ki. Her şey değişecek. O yüzden gitmesin istiyorum. Çok sıkı sarılırsam gidemez sanıyorum, bu anın mutsuzluğunda sabitlenmek bile daha cazip. Giderse, ne yapacağımı bilmiyorum. Camel paketi cepteki yerini alıyor. Tişörtüne rimelim bulaşmış. 'Kız gözyaşı' der gülerdik bir gün önce olsaydı bu. Kız göz yaşı rimel aromalı ve siyah oluyor çünkü. Burnum durmadan akıyor. Bir şeyler yolunda değil hissi yüzünden yemek yiyememiş olmamın intikamını alıyor midem. Fiziksel olarak yıkım başlıyor. Kapıya gidiyor. Kapıya gidiyorum. Şimdi sarılmaya bile gücüm yok. 

'Benden nefret etme Anita.'

Merdivenleri inerken birkaç saniye arkasından baktığım adam değil artık o. İsteyerek giden bir adam. Kapı kapandığında kanamaya başlıyorum. Kendimi yatağa atıp çığlıklar atıyorum. Türk filmlerindeki kadar zarif, hisli ve estetik değil. Paldır küldür. Bıçak kesiği gibi. Bir hayvanın ölmeden önce boğazından dökülen son çığlık gibi. 

'Tanrım n'apıcam. Ben şimdi n'apıcam. Tanrım, ben artık n'apıcam!'

Evde durursam, kendime zarar vereceğim. Bu ihtimalden kaçmak için deli bir hızla giyiniyorum. Elbise çok güzel. Bacaklarım çok güzel. Belki iyi gelir. Ama gelmeyecek. Çantayı alıp görünmeyen bir şeyden kaçarcasına koşarak çıkıyorum binadan. Yol boyunca ağlıyorum. Yol boyunca anlamaya çalışıyorum.

'dry your eyes
can you see me when i'm running
away from there?
i can’t take the pressure
no one cares if you live or die
they just won’t be gone'

Hep aynı bar. Biraz yuva gibi. Bir bira. İki bira. Üç bira. Dört bira. Çok fazla hıçkırık, çok fazla göz yaşı. Şaşkın bakışlar, alaycı bakışlar, hayran bakışlar, meraklı bakışlar, üzgün bakışlar. Kimse aramasın diye kapanan, birilerini aramak için açılan telefon. 22 sene boyunca, bir kez bile annemi mutsuzken aramadım. Bir kez bile ağlarken sesimi duymasına izin vermedim. Tüm üzüntülerimi, etkisi azaldığında haber verdim. Ama bu kez.

- Anne. Beni bırakıp gitti.
- Kavga mı ettiniz?
- 'Keşke biraz daha aptal olsaydın, o zaman çok kolay olurdu seninle beraber olmak' dedi anne. Anne yine. Anne tekrar...
- Dominant olduğun müddetçe kaçacaklar. Aksi gibi davranmak istediğinde, başaramayacaksın. Keşke seni daha cahil, daha sessiz, daha uyumlu, daha boyun eğebilen biri olarak yetiştirseydik.. Bu yüzden canının acıdığını görmezdim en azından. İyi ol.
- Olayım anne.
- Ol benim küçük kızım. Ol...

Ve sonra susmayan telefon. Ve sonra ardarda herkesin 'Neredesin! İyi misin! Delirdik!'leri. Korkudan daireme gidenler, ulaşana kadar her ihtimali düşünenler. 'Hayır iyi değilim. Ama ölmedim. Sakin olun..' Ve sonra çok fazla insan, konuşan bir sürü insan. Tanımadığım bir sürü insan. Çünkü mutsuz bir kadın, tek başına ağlayamıyor. Dört gündür anlamsızca fil fotoğraflarına bakıyorum. Filler hakkında ne bulursam okuyorum. Sebebini bilmiyorum ama dört gündür fillerle aramda bir bağ var. Sonra bir adam kolundan bir bileklik çıkartıyor. 'Bunu Kiev'den almıştım. Belki sana mutluluk getirir.' Bilekliği koluma takıyor. Zincirin ucunda küçük, gümüş bir fil var. Her şey ne kadar anlamlı diye düşünüyor ve daha çok ağlıyorum. Beş bira, altı bira, devrilen ve çantama, masaya, her şeyin üzerine dökülen yedinci bira. Birileri gelip kurutmaya çalışıyor. Birileri telefonumu siliyor. 

'Ayşegül bu döküldü, bana bir bira daha getirsene'

Boğuldum. Çok fazlalar. Artık tek başıma ağlamama izin vermiyorlar. Gideyim kurtulayım diyorum. Birileri 'Ben hesabı ödedim' diyor. 'Niye?' diyorum. İyi değil bunlar. Kaçıyorsun ama kaçamıyorsun. Kapanıyor her yer. Kenarda bira içiyoruz. Uzaktan göz kulak oluyorlar. Soğuk artık. Kusmak çok rahatsız edici. Barın polarını hacıladım yine. Sarındım iyice. Sabah oluyor. Gitmek istiyorum çok. Artık iyi değil. Kaçıp taksiye biniyorum. En yakın arkadaşıma götürüyor beni taksi. En yakın arkadaşım o saatte kapısına dayandığımda bana sorular sormayacak kadar en yakın arkadaşım. Beni duşa sokacak kadar. Beni uyutacak kadar.

'Günaydın sevgilim!'

Alışkanlıklar insanın boğazına sarılıyor. Ona günaydın diyemeyecek olmak beni ağlatıyor. Karın ağrısı da başladı. Her şey üst üste gelir. Huzursuz uyku yüzünden kenetlediğim dişlerim, bana çenemde dehşet bir sızı olarak geri dönüyor. Gözlerim yanıyor, kıpkırmızılar. Suyun altında dikiliyorum. Acı, akmayı reddediyor. Çıkıyorum ve biraz daha ağlıyorum. Sonra başka bir araca biniyorum. Sonra başka bir araçtan iniyorum. Sonra sıradaki taksi şöförü inatla yolu uzatıyor. Üç katı zaman. Üç katı para. Ne yapıyorsun demeye mecalim yok, ağlıyorum. İnip arkadaşı Ahmet'i görüyorum. Bira söylüyorum bir tane. Buraya en son onunla gelmiş olmak kanımı çekiyor. Ben ağlıyorum. Ahmet susuyor. Ben yine ağlıyorum. Sonra yine. Sonra yine. Sonra Polen geliyor. Varlığı dünyadaki sayılı harika şeylerden. Mutluluktan ölmem gerekirken elini tutup ağlıyorum yine. Sonra yine. Sonra yine. 

'Mutsuzluktan ölünmüyormuş. Ölemiyorum...'

Her şeyi kaldırmış. Her yerden gitmiş. Beni uzaklaştırmaya çalışıyor. Sadece yakınımda olmasını istiyorum oysa ki. Artık gurur bile aptalca geliyor. Çünkü aşk öyle bir şey değil. Çünkü ölüyorum. Çünkü bununla nasıl mücadele edilir bilmiyorum. En azından daha iyiydi. En azından biraz daha iyiydi. Şimdi daha fazla oynamak istemiyorum. On iki yaşında bir kız çocuğundan farkım yok. Çok fazla acıtıyor. Nasıl mücadele edildiğini hatırlamıyorum bile. Sadece, yapamıyorum.




4 yorum:

P. dedi ki...

Yanında olmasaydım kadın, yazıyı okuyacaktım.Telefona sarılacaktım. İçim içimi yiyecekti ve ben uzağında hiçbir şey yapamadan bekleyecektim.

Şimdi yanındayım. Ağladığında sana sarılıyorum. Ama bu hiçbir şeyi değiştirmiyor sanki. İçim içimi yiyor ve yanıbaşında, elimden hiçbir şey gelmeden öylece duruyorum. Benim burada yahut güney şehrinde olmamın bir önemi yok. Yanında olup olmamam tek mesele. Yanındayım.

Korhan dedi ki...

Geçmiş olsun bacım.Çabuk iyileşirsin umarım. Filler hakkında hiç bişi bilmesem de evimin her yeri fil dolu. Fil baharatlık,fil nazarlık, fil anahtarlık. Kayınvalidem alıyor habire. Kadın ya bana şişman demek istiyor ya da içten içe hintli.

Anita Taylor dedi ki...

Polen, sen olmasaydın o hafta geçmezdi. Ambulanstan indiğim gibi "Arkadaşım nerede!" diye sedyede bağırmama sebepsin. Akşamları gülüp eğlenirken gözlerim dolduğunda, elimi tutan sensin. İyi ki geldin. En yanlış zaman, en doğrusuymuş meğersem. Hep ben senin annendim, bu defa sıra sendeymiş. Her şeyimsin.

Anita Taylor dedi ki...

@Korhan; http://myelephantmuse.files.wordpress.com/2010/04/elephants-never-forget.jpg