2 Aralık 2016 Cuma

8 Kasım 2016 Salı

buşehirdemevsimençokkışolur




her şey değişir, her şey değişir. kediler ölür, kadınlar göçer, mevsim kış olur. bu şehirde mevsim en çok kış olur ama olsun. ellerin yalnız kalmadıkça kışın zararı yoktur. günler sayılır. saatlere yetişilmez. dakikaların hatrı kalır biz şu bankta otururken. o zaman bir sigara daha içeyim derim ben. o zaman bu anı biraz dumanla mühürleyeyim. bu şehirde yürünecek yol çoktur. balkonlara bakarak yürürüz mesela, bu güzel. bunu almayalım. yaşlanınca kaçılır bu şehre, şehir öper, yıkar, küçültür seni. beni. küçücük kalırız şu sokaklarda, 16 yaş çalar kapıyı. yürümekle bitmez yollar. yürümekle bitmeyiz çünkü bu şehir tüketenlere göre değildir. bu şehirde her şey meyillidir tükenmeye o yüzden küçük yudumlar alırsın kahvenden, küçük adımlarla inersin merdivenleri, küçük cümlelerle seversin ama büyür kalbin sanki her şeye inat. o kalbi doldurmazsan bu şehir bomboştur. bi' koltuğun tepesinde ağlarsın mesela kimsem yok benim, hiçbir şeyim yok benim bu lanet yerde diye. sonra biri gelir, elinden tutar, çiçekler açar, sokaklar dolar, sokaklar bizim. bu şehirde kaybolana gülerler ama buluruz bir yolunu biz onu da başarmanın. zaten tüm yollar evime çıkar. muhitimize geliriz. 16 yaşım gülümser odamın penceresinden bize bakıp. biz de güleriz, gülmezsek olmaz. bu şehirde gülmezsen yaşanmaz. biz inadına güleriz. bak ben burada böyle düşmüştüm. bak burada öğrendim bisiklete binmeyi. burada yaşamıştım bir bahar. buralarda hep benden bir şeyler vardır, yıllardır inkarına sığındığım. ama her şey değişir. bir çiçek açar. bir öpücük patlar. bir şehir sevilir.

anita
8.11.16
edirne

1 Kasım 2016 Salı

21116





Bütün gece üşüdüm. Bütün gece düşündüm. Beş ayrı yerde sordum kendime, acaba napıyorum diye. Sonra sabah oldu. Annem çağırdı. Sarıldık uyuduk. Çünkü anneler güzel, çünkü hayat çirkin, çünkü insanlar garip. Uyandığımda bi takım hediyelere boğuldum. Kahve içtim. Muhabbet ettim. Sonra yine uyku. Akşama kadar. Çünkü içimdeki kedi yorgun, tembel ve soğuktan nefret ediyor. Ve şu an canım bir fincan kahve, bi sarılma ve biraz huzur istiyor.

anita
2.11.16


30 Eylül 2016 Cuma

dörtkişiyeanlattımseni.






bana bi' şey oldu. sana?

öfkeyle doluyum. rüyalarımda bulduğu her delikten sızan ve çığlık formunda geceye karışan bi' öfke bu. çünkü yutamadığım tüm kelimeler kesti boğazımı, kan tükürüyorum aynadaki suratıma. "konuş ulan" diyorum aksime. "konuş ulan! ne yutuyorsun? ne susuyorsun? ne zamandan beri kapıları çarpmaktan korkuyorsun sen? ne zamandan beri rujunu sürüp çıkıyorsun odalardan ve bir daha dönmemeyi gurur sanıyorsun ulan? bak yıllar geçiyor. kapanıyor yollar, kapılar. sen hala mümkün olmayacak kadar kusursuz bir maskeyle reddediyorsun kalbindeki tüm yaraları! sen kimsin? sen kimsin de sana, ben kimim de bana bunu yapabiliyoruz söyle! konuş ulan! konuş onun susuşuna. bırak onlar utansın, başkalarının yokluğuna artık sen utanma!" bu bir ayna değil telefon olsa, suratıma kapatırdım. bu bir ayna değil mektup olsa, yırtar atardım. bu bir ayna. ve ben sadece rujumu tazeliyorum karşısında.

kendime yersiz susmalar ve yersiz monologlar ile işkence ediyorum. iki kahve. üç sigara. dört şarkı. hiç değilse saymayı biliyorum. her birinizi önüme dizip sayıyorum. kirpiklerini birinizin. birinizin yalanlarını. birinizin kokusunu şişeliyorum, sayıyorum, tam dört şişe. birinizin gidişlerini. birinizin gelişlerini. çoksunuz. ve dünyanın en boktan kafiyesi: yoksunuz. sen kaç kişisin saymakla bitmez, siz kimsiniz bilinmez. sadece sayıyorum ben. geceleri. gündüzleri. şişeleri...

her şey peşin bir inançla başladı. dedim en azından biliyorsun. en azından biliyorlar. bi' şey olmaz. bildiğin şeyler seni korkutmamalı, korkutamaz. bu kadar erken bi' tokatın ne lüzumu vardı? üstelik hala güzelken sen, hala tek bir kötü yön bulamıyorken dilime dolayacak, hala ulan sen bana ne kadar da güzelken ve çok da güzel bakarken, hadi otur karşıma da anlat, ne lüzumu vardı? kim ne kazandı, ben ne kaybettim, kaç keşke, kaç lanet, kaç iyi ki, hadi bakalım bi' de sen say! sen say bakalım kolay mıymış gözlerinden uyku akarken bunların hesabına dalmak. say bakalım kaç şarkı sürüyormuş bu yaptığını anlamak?

bak sayıyorum yine, anla diye. dört kadına anlattım seni, biri annem. o yüzden bana arkanı dönemezsin. bak yine, iki gözüm var, say, onlar aksın ki önüme, ben çok güzel bi kadındım o gece. o yüzden bana arkanı dönemezsin. bak, yine, iki dudak. arasında cennet. sen onu alıp gidemezsin. sen o yüzden, bana arkanı dönemezsin. ama ben bunları sana söyleyemem çünkü rujumu tazeliyorum. kahve suyu koyuyorum. çizimler yapıyorum. annemle şakalaşıyorum. kitap okuyorum. dizi izliyorum. saçlarımı tarıyorum. çünkü ben tüm bu değersiz aktivitelerden duvarlar örüyorum egomun önüne, korumak için, bir soru bin tekme, yıkılmasın üzerime diye. işte bu yüzden, bunca tuğlanın hatrına, sen bana arkanı dönemezsin. koskoca adamsın, bunu da mı benden öğreneceksin?

hem kendime, hem sana, kocaman bir soru işareti uzatmak istiyorum şu anda. şu anda sen uyurken, ben önünde beni neden sevmiyorsun yazılı bir noktalama işareti ile tokatlamak istiyorum ikimizi aynı anda. çünkü ben çok güzel sarılırım, iki kolumla, bir de kalbim, hissedersin, güzeldir. çünkü ben istersen masallarla uyuturum, 1001 gece. yorulmam. bilirsin. çünkü ben çok güzel aşık olurum, çünkü ben çok güzel dost olurum, çünkü ben çok güzel anne olurum! hayal bile edemezsin. çünkü ben bir bir sayarım adının dört harfini, her birine bir öpücük, inan olmadığım günleri hiç özlemezsin. ama sen bunu okumazsın. ama sen buna da zaman ayırmazsın. olur da okursan, say bakalım ben sana kaç satır yazmışım. olur da okursan, gel bi' çiçek bırak ruhuma. ben karşılığında sana, binlercesini açarım.


anita

3o.o9.16




9 Eylül 2016 Cuma

7916





Bak şimdi, bu yollar hep benim. Bu kapılar, bu balkonlar, bu kediler ve sararmaya başlamış yapraklar. Her şeyi bir kenara bırakıp, sadece yaşadığım anlar. Mesela o karavandaki İspanyol ateşi. Mesela o barda çarpışan kadehler. Mesela pembe ojeli ellerimin şekillendirdiği ahtapot bacakları. Olmaz diye bir şey yok. Olmasın isteyen insanlar ve hediye paketine sarılı bahaneler var. Hayatı bir dizi seti sanan adamlar. İkinci bir hayıra tahammül edemeyecek kadınlar. Üstü çizilmiş geceler ve bambaşka bir alfabeyle yeniden yazılanlar. O yüzden, çok abartmanın manası yok, her birimiz bir enkazdan fazlası değiliz yeri geldiğinde. Bunu bilmek, hayatı kolaylaştırıyor. Hem nedir yani, elbette uzayacak saçlarım. Elbette artacak 'benim' dediklerimin sayısı. Çünkü bana kalsa, evreni alır ve bir akvaryuma koyarım. Tüm güzel adamları, tüm şarkıları, tüm kedi patilerini. Bu da benim hastalığım. Herkesi ayrı bir defomla tanıştırıyorum hem. Kimisi sürekli gergin olduğumu biliyor. Kimisi nostalji saplantımı. Kimisi egomla kavgalarımı. Kimisi her kusurumu bilsin istiyorum zaman zaman. Ama insanların böyle şeylere zamanı yok. Kimse aynı adrese ikinci kez uğramanın huzurunu bilmiyor yeterince. Kimse bilmiyor, acıyı, sıkıntıyı, kini bile seviyorsun tanıdıktan sonra. Kimsenin zamanı yok detaylarla uğraşmaya. Ama ben detaylardan aklımı alamıyor ve böylelikle bir kusurumu daha ekliyorum listeye. Değer. Yine de değer. Çünkü çok şey saklı milyonlarca küçük çekmecemde. Her şey için yerim var. Tüm kusurlar için. Tüm detaylar için. Tüm öğrendiklerim için. Durmadan öğreniyorum mesela ben. Cennetin iki dudak arasında olabildiğini biliyorum. İlklerin tükenmediğini. Hadi'lerin ardından iyi ki'ler geldiğini. Son minibüsün kaçta kalktığını, kaçan minibüslerle başlayan masalları. Her şehrin farklı renkte olduğunu. Her sarhoşluğun başka lezzette. Mutluluğun, mutsuzluğun ve uykunun sesini. Bazen yok saymanın, var olmaktan bile zor olabildiğini. Ki bilmediklerim, bildiklerimin yanında göğü deliyorlar. Olsun, mahsuru yok. Bu geceler hep benim. Bu uykular, bu küllükler, bu sokaklar ve asla sormayacağım sorular.

anita
o9.o9.16



7 Eylül 2016 Çarşamba

iki



Günde iki posta uyuyor, günde iki litre su içiyorum. En az iki fincan kahve, iki paket sigara tüketiyorum. İki mevsim arası şehir değiştiriyorum mesela. İkide bir hayal kuruyorum. İki düşünüp üç konuştuğum da oluyor, susup oturduğum da. Susunca da böyle oluyor kafa bi noktadan sonra. İki çift lafım var ama söyleyemiyorum muhatabına. İki dakikalık mevzuyu iki ay düşünüyorum her gece yattığımda. Sonra diyorum, belki kartlar haklıdır. Belki iki yüzü de yanımdadır ayın, belki ikinci bir şansı hak ediyordur ruhum ve iki gözüm önüme aksın ki ben iyiyim, sadece gevezelik ediyorum.

anita taylor
7.9.26
edirne


30 Temmuz 2016 Cumartesi

TEMMUZ





Bu kutular burada dursun, önce şiirleri yakacağız. Şiirlerin külleri camdan uçadursun, anıları sökeceğiz duvarlardan bir bir. Sonra bu koltuk. Beni burada öpmüştünler. Bu perdeler ayırmıştı bizi sokaktaki gözlerden, ışıktan ve nicesinden. Bu resmi ben yapmıştım ve sen çakmıştın bu çiviyi. Bu anılar burada dursun, önce mevsimleri toplayacağız dallarından. Geçen kış bu masada içmiştik o rakıyı. Geçen yaz buraya ağlamıştım ben çokça. Geçen sonbahar, sen bu yatakta uyumuştun, kirpiklerine bakmıştım uzun uzun, rüyalara dalmıştım yanıbaşında. Kaç mevsim geçti saymamıştık. Sonra bir baktık Temmuz gelmiş, planların üzerine tükürmüş hayat, birden uyanmışız, birden utanmışız tüm rüyalardan. Geriye kalan, kutular dolusu hatıra.


Jetler uçuyor. Jetler uçuyor. Korkma!


Yaşlandım diye ağlarken her kuytuda, evren kırmızı bir kutunun içinde avuçlarıma bırakıp gidiyor 16 yaşımı, bak. Detone ile, Almora ile, Gripin ile öpüyor gözlerimden şimdi akşamlar, daha kırışıklar çökmeden kenarlarına. Etekler uzuyor biraz, akşamlar kısalıyor, rüyalar karman çorman. Buraya bir sehpa koyarız, şu koltuğu da attıktan sonra, gerisi hallolacak nasıl olsa. Şimdilik böyle idare edelim, belki birkaç aya yeni bir oda. Bir de iş bulursam, gerisi kolay zaten. Neyse çok takılmayalım, su akar yolunu bulur.

Çayın suyunu koyarım ben, sen sofrayı topla.


Evden eve, düşten düşe, geleceği bir çarkın ucunda, dön babam dön, bırakmışken kendini rüzgârlara, yönü meçhul, tek avuntun bir fincanın dibinde, kapkara şekiller, ki neye yorsan ayrı dert o da, bir şekilde yaşıyorsun işte. Öğreniyorsun, ardından ölünemeyen şeyler var. Mutsuzluktan ölünmüyor. Küskünlükten ölünmüyor. Yalnızlıktan ölünse ilk sen ölürdün zaten, o bile olmuyor. O yüzden, açarak gözlerini hergün yeni bir sabaha, bi' kahve, bi' sigara, izliyorsun kaderini hiç tutmamış bir filmi izler gibi. Sonrası meçhul, sonrası, bir şiirin mısralarında.

" Küle ne öğretebilirse hayat, ancak
Onu öğretti bana da. * "


...............................

*Birhan Keskin – Taş Parçaları

anita
29.07.16
edirne



3 Temmuz 2016 Pazar

27




İşte oluyor. Yıllar süren çocukluk boyunca özlemini duyduğum şey, ergenlikteyken tek kurtuluş olarak gördüğüm şey ve şimdilerde en nefret ettiğim şey: Yetişkinim. Büyüyorum. Yaşlanıyorum. 27. Yirmiyedikocasenegeçtigözlerimiilkaçışımınüstünden. Hızlıca söyledim. Hızlıca tükendim. 27  sene. En az 15'inden nefret ettiğim 27 koca sene.  Kırılma anları gittikçe sıklaşıyor. Dönüm noktaları. Aaa, bu da geride kalmışlar. Adını unutana kadar içip yaşım kadar insana sarıldığım doğum günü geceleri. Geride kalmışlar. Haftalar öncesinden elbiseden ayakkabıya hazır edip heyecanla beklediğim yaş dönümleri. Geride kalmışlar. 00.00'dan itibaren kendimi ünlü bir rock star, ünlü bir best seller yazarı, ünlü bir magazin yıldızı ilan ettiğim 3 Temmuzlar. Geride kalmışlar. Zira tahammül edebildiğim insan sayısı beşe filan düştü, yarın ne giyeceğime dair hiçbir fikrim yok ve kendimi bir çöp tenekesi gibi hissediyorum. Hepsi o kadar.

Bugün ölsem, kim beni neyle hatırlar acaba. Kim yazdığım bir satırla, kim felaket bir sarhoşluğumla, kim omzumda ağladığı bir akşamla, kim ettiğimiz bir kavgayla. Bilmiyorum. Tanıdığım biri öldü bu hafta. Onu bir insanın diğerine yapabileceği en aşağılık 2-3 şeyden biriyle hatırlıyorum. Hislerim bombok. Üzülemiyor ve bu yüzden deliriyorum. Sevinemiyor ve bu yüzden çıldırıyorum. Ortak arkadaşlar var, ardından satır satır döküyorlar yaslarını. Onlara sarılıp başınız sağolsun demek istiyorum. Onları sarsıp olanları bilseydiniz yüzüne bakmazdınız demek istiyorum. Mezarına bi' dal papatya bırakıp onu affettiğimi söylemek, böylelikle beni tüketen bu yükten kurtulmak istiyorum. Sonra da senin kendine hiç saygın yok mu geri zekalı diyerek kendimle yolları ayırmak ve atlamak istiyorum, karşıma çıkan ilk köprüden. Sonra diyorum, bugün ölsem, kim beni neyle hatırlar acaba. Ama bugün ölmedim, bugün 27. defa bu boktan dünyaya doğuyorum.

Üç ay sonra nerede uyanacağımı bilmiyorum. Dört ay sonra ne renk bir koltuğun üzerinde ağlayacağım. Beş ay sonra kime anlatacağım bu boşluğu. Bilmiyorum. Ama üç sene önce nerede uyudum, dört sene önce ne renk bir koltukta kahkaha attım, beş sene önce kimlerle paylaştım neşemi, hepsi aklımda. Geçmişe dair ne varsa, dolaşıyorum koridorlarında sürekli. Eski fotoğraflara bakıyorum çokça. Nasıl güzelmişim diyorum. Nasıl güçlüymüşüm. Nasıl özgürmüşüm. Ve nasıl da farkında bile değilmişim hiçbirinin. Şimdi ise farkındayım olup biten her şeyin. İpimi çeken şey de bu: farkındalık.

Bazı yıllar böyle oluyor. 18 yaşıma girdiğim gün mesela. Bir EtiCin'in üstüne dikilmiş, minik pembe bir muma üflemiş ve inançla dilekler sıralamıştım ardı ardına. Anadolu içiyordum. Elvira'nın Eskişehir'de yaşadığı evde, ranzasının alt katında oturuyor ve kendime bir doğum günü yazısı armağan ediyordum:

 "Bugün benim doğum günüm. Yanımda en sevdiğim, dudaklarımın arasında hiç bitmeyen bir dal Anadolu, telefonumun durmadan yanıp sönen ışığı ve on sekiz yaşında koca bir kız… Akıp duran kelimeler, dumana karışan kaçamak bakışlar, kardeşten öte iki genç kızın sebepsiz yere içlerine damlayan masum gözyaşı damlaları… Mutluluğun resmini çizebilirdi Abidin burada olsaydı."

Dokuz koca sene sonra, Elvira Viyana'da. Ben İstanbul'daki odamda yeşil bir çekyatın üzerinde tek başıma, dudaklarımın arasında bir dal Lucky Strike, zamanında hayatın benim için çizdiği mutlu tabloları anıyor ve kendime bir doğum günü yazısı armağan ediyorum. Yanaklarımda benden başka kimsenin anlamlı bulamadığı bir mutsuzluğun gözyaşı damlaları... Belki her şey bambaşka olabilirdi, 18 yaşındaki halim doğru dilekleri tutsaydı. Her şey daha güzel olurdu belki.

Bilmiyorum.

İçimdeki son umut kırıntılarına tutunup, bu defa doğru olduğuna inandığım dileklerle üflüyorum hayali bir mumu şimdi.

İyi ki doğdum.

anita
o3.o7.16
kadıköy

15 Haziran 2016 Çarşamba

15616



Bazen benim çok kafam karışıyor. Birkaç gün mutlu oluyor ve ardından korkudan perdelerin ardına saklanıyorum. Ardından anında kendimi sabote edecek planlar yapmaya başlıyorum. Ardından ödüyorum her gülücüğün bedelini ki soru bu değildi. "Ben mi üzüleyim onlar mı ölsün?" derken C şıkkı, hiçbiri. Derken Deniz Tekin. Derken Manuş Baba. Derken Nazan Öncel. Derken Ahmet Kaya. Oysa ben bu gece, yüreğim elimde, sana bir sırrımı söyleyecektim. Bi' dünya sayfa sonra. Gök gürlerken, yağmur evi döverken, ben ardına saklanacak bir perde bile bulamazken. Sustum bugün. Sadece dinledim.
Beni vurdum, beni sizlere vermedim.
Bu da böyle yazılsın.

anita
15.o6.2o16
kadıköy yeldeğirmeni

13 Haziran 2016 Pazartesi

13606





Her türlü koltuğun tepesinde kendime yuva kurabilme yeteneğim var. Dizlerimi çekip oturabileceğim bir yer bulsam yeter. Ayaklarımın yere basmasına gerek yok mesela çünkü ben aptallıkta dünya markası olmuşum, daha neyin mantığını sorguluyorsun sen? Hobilerim arasında kedi gıdısı yemek, ota boka ağlamak ve burası benim evimmişçilik oynamak var. Hobilerim arasında annemi özlemek, Sandy'i özlemek ve kendimi özlemek var. Hobilerim arasında ağlayarak uyanmak var çünkü yine rüyamda beni yavrularımdan, bebeklerimden ayırdılar. O sebeple, hormonların, insanların ve mantığın canı cehenneme. Bana bir koltuk verin, dünyayı yerinden oynatayım. Gerisi hikaye.

anita
13.o6.2o16
kadıköy yeldeğirmeni