9 Mayıs 2011 Pazartesi

there's no meaning at all darling.


Kafamı çevirdiğimde yanımdaki boşluğunu görebiliyorum. Hava soğuk, gece karanlık. Çok az votkamız ve sardığımız müddetçe sigaramız var. Işıklar var denizin ardından göz kırpan. Uçan poşetler, nemli çimenler, mutlu çiftler, yalnız kadınlar var. Bir tek sen yoksun. Birkaç saat önce oturduğun yere bakıyorum sık sık. 'Özlemek böyle bir şey galiba' diyorum içimden. Aşığım, özlüyorum, hava soğuk, gece karanlık. Ve bizim çok az votkamız var.








Bu yazı, anlam kaygısı ve etki çabası taşımıyor. Bazı şeyler, anlamsız oldukları için önemlidir. Bazı şeylerin sonuçları, bazıları için gerçekten de hiç mühim değildir. Bazı şeyler, kelimeye döküldüğünde çok farklı şeylere sebep olabilirler. Bir yazı, bir yangın başlatabilir. Bir cümle, depremler yaratabilir. Birkaç kelime ile yıkılabilir gökyüzünü delen bir duvar. O yüzden oku ve geç sayın okur. Çünkü kelimeler söz konusuyken, her şey mübahtır. Aynı aşkta ve sekste her şeyin mübah olması gibi. Yüzeyselliğin yarattığı güven duygusunu özlüyorum bazen, nispet yaparcasına etrafımı kuşatan bazı gerçeklerin yarattığı bir tepki olarak. O yüzden derine inmemek, en güvenlisi. Yeterlilik kipi ise tüm kuralları bozan bir hüzün yaratabilir.


Derinine inemedim, derinden öptüm.


Ne okumayı öğrenebildi çoğunluk, ne yazmayı. Yazamayanı okudu, okumayı bilmeyen. Yazıp da okunmayan, suçu kendinde aradı. Ben kelimeleri bir kadehe doldurup içmiş olmalıyım, her şeyin gerisinde kalmışlığım sarhoşluğumdan. Ama bazı kitapların bazı sayfalarını öpüyorum zaman zaman. Umay benim terk edilmişliğimdir. İskender, dışarı itilen varlığım. Hakan Günday, benim olamadığımdır. Chuck, Brad Pitt'e kadar adı sanı duyulmayan bir kraldır. Ve Chuck'ı Fight Club'tan ibaret bilen kitle, ancak bazı kalıplar ile anlayabilecektir bunu. Öyleyse,


' Merhaba, ben X'in haftalık seks ihtiyacı. '

Bazı duyguları yücelten şey, aşk olmalı. Kine ve nefrete kattığı şehvet inkar edilemez. Kırgınlığın ve abartmanın yanına da çok yakışıyor. Henüz denemeyenler için, tavsiye ederim. Sudan çıkmış bir balık gibiysem, sebebi aşktır elbette. Kaç kez aşık olunabileceğini bilmiyorum. Aşık olmak kaç saniye alır bilmiyorum. Dört saniyede aşık olabiliyorsa bir insan farzı misal, kaç saniyede biter o aşk, hesaplayamıyorum. Ancak iki kelimenin eritebildiği bir kalbi, yine iki kelime dondurabiliyor. Bunu biliyorum. Bildiklerim, bilmediklerime ışık tutamıyor. Tutukluk yapan aşıklar, ortadaki aşktan çalıyor. Bazen çıktığın suya geri dönmek, ölmekten daha zor geliyor. Yarım bir balık ile yarım bir şiir arasında kaç fark vardır? Sormuyorum.


ben şimdi seni sevdiğimi
hangi dağın eteklerine yazayım?

Yine de biz hep rakı içelim. Yine de biz hep yan yanayken özleyelim birbirimizi. Çünkü kenarda dikilip suya bakmak daha yorucu. Soğuğun gömdüğü çocuklarım ve özlediğim sesin bir arada çok da hafif gelmiyor, inan bana. Tüm bunların yanı sıra, bir özür duymanın yarattığı duyguyu tanımlamaya çalışacağım. Sana aşık olma sebebim, cümlelerin olsun mesela. Seni özleme sebebim, varlığının yarattığı huzur olsun. Sana kızma sebebim, seni koyduğum yer olsun hani. Seni oraya konmaya layık görme sebebim, 'potansiyel' kelimesi ile ifade edilebilir. Ve bu kelime, seninle olma arzumun da temelidir. Ancak kelimeler bir başınayken çok tehlikelidir. Ve eğer kelimelerin yanına bir de inanç tutuşturursanız, bu noktadan sonra her şey çok daha zorlaşabilir. O inancı zedelemen, senden uzaklaşma sebebimdir işte sevgilim. Ve özürlerin, o inancın iliştiği potansiyeline yeniden inanmam demektir.

Her şeyi senden beklemek olmaz, onayını almadan, bir başıma varlığına yüklediğim her misyon için senden özür dilerim.

Sen yoktun, biz kıpkırmızı bir ağaç gördük. 'Ah' dedim. 'Aşk bu olsa gerek!' Hayranlığımız birkaç saniye sonra gerçekle yüzleşti. Ağacı kızıl kılan, üzerine vuran ışıktı. 'Haa.' dedik. 'Haa, o zaman oldu.' Sonra düşündüm. Kızıllığı kendi elinde değil diye, hayranlığı çöpe atmak ne kadar doğru? O ağaç yine kızıl, o ağaç yine güzel. O ağaç ışığın düştüğü yerde olduğu için özel belki. Belki kızılı o denli şık taşıyabildiği için. Ama üzerini çizmek daha kolaydır her zaman. Bir şey söyler birisi. Bir hata yapar. Bir şiir okur. Bir kalbi kırar. 'Haa' deriz o zaman. 'Haa, o zaman oldu.' Ben hala, hala ayılamamış olmalıyım. Bakıyorum yüzüne inatla ve kalbim bir çığlık atıyor her şeyi boş verip;

'Ah!' diyor. 'Aşk bu olsa gerek!'

Seni sevmek de, senden nefret etmek de öyle kolay ki. Tüm dengesizliği yaratan bu. Çünkü dudaklarını kımıldatarak yön verebiliyorsun kalbime. Ya da gözlerin kısılıyor, dudakların kıvrılıyor, ne bileyim mesela ses tonun değişiyor. Hepsi bir şeyleri değiştiriyor bir anda. Tüm bunlar kafamı karıştırıyor. Tüm bunlar canını sıkıyor. Tüm bunlar seni benden uzaklara götürecek birgün, biliyorum. Ancak durgun sular, karşılığı olamaz içimdeki hislerin. Fırtınalı denizler ise gemileri batırır sevgilim. O yüzden sana bir tokat atıp, sonra önünde diz çökebilirim. Bu sebeple sana uzak olup, sonra ağlayabilirim. Bu sebeple sana sarılıp, sonra kokunu alıp gidebilirim. Çünkü aşk fazla komplike bir duygu, ben bunun için yeterli değilim. Belki de en doğrusu, gözleri kapatıp onay vermektir..

Kırbacınızın tenimde yarattığı his yeter efendim.

Pençelerimi çıkartıyor ve her şeyin düzelmesini bekliyorum. Çünkü ben çok fazla roman okudum. Oysa sen iç sesleri duymuyorsun ki. Sen dudaklarımızdan çıkan son kelimelere bakıyorsun merakla. Son dakikalarda ne kadar mutlu olduğumuza. Ama ben sayfayı çevirmiş oluyorum ve kahraman durmadan düşünüyor, durmadan konuşuyor zihninde ve bununla doluyor sayfalar o arada. Net olmak, ilk kuralımız olsun diyorum bir vakitler. Bir şeyleri kelimelerle anlatmak zor olmasın diyorum, biram bitmek üzereyken. Ama sonra yine kaygılar başlıyor ve sonra yine susuyorum ve sonra yine yanlış anlaşılmamak için sadece tek başınayken ağlayan bir kadın çıkıyor sahneye. Tüm satırlarımın belirsizliği bundan. Daha kötüsünden kaçmak, böyle mümkün ve ben buna son veremiyorum. Fragmanından başka bir şey bilmeden, bir filmi yorumlamanı bekliyorum sonra. Ama bunu değiştiremeyeceğim şu an. Bildiğim yoldan gideceğim. Yaptıkların ve yapamayacaklarından söz ediyoruz, bunlar zaten yeterince gündelik. Bunlar zaten oldukça makul. Ancak yapabileceklerin ve yapmadıkların, halının altına itilemeyecek şeyler. Yine de ben susmazsam, birkaç taş yuvarlanır diye korkuyorum. Çünkü insanlar yuvarlanan taşları küçümsüyorlar ve sonra yıkılan duvarlara şaşırıyorlar, bunu hiç düşünmüş müydün? Ben bu aralar, her şeyi düşünüyorum. Bazı duvarlar yıkıldığında, bazı insanlar ölür çünkü sevgilim. Ölmekten korkuyorum. Sen ise en güvenli sularda, benim ayakta tutmak için tüm gücümü verdiğim bir duvara sırtını dayayıp her şeyi boş verebilirsin. Çünkü sana bu lüksü, korkularım yüzünden ben sunuyorum. 

İnsan her şeye alışır. Alışmaktan korkuyorum.

Sarılmış uyurken biz, birisi bir fotoğrafımızı çeksin, sonra baş ucumuza bırakıp kaybolsun istiyorum. Çünkü bir fotoğraf karesi, çok fazla şey anlatabilir. Neden böylesin diyenleri geçiştirmek ya da metrelerce konuşmak zorunda kalmam. Cebimden çıkartıp gösterebileceğim bir sebep olur o fotoğraf. Hem ben anıları severim. Güzel şeylerin silinmesi ihtimali çok yorar beni. O yüzden anı biriktiririm. Bazı insanlarsa anılardan kaçar. Ben kötü anılara bile sırtımı dönüp gidemem. Gitmek istesem de izin vermezler. Bir dolmuşa ya da vapura binip kıta değiştirebilirken, bir inkâra tutunup gerçeklerden kaçamamak kafamı karıştırır benim. Bazı şeyler algı sınırlarımın dışındadır. Yetersizlik kelimesi bu sıralar dilime çok takıldı. Yine de 'aşkım ikimize de yeter' diye mırıldanmak, boş verişlerin en lezzetlisi benim için seni tanıdığımdan beri.

O zaman her şeyi boş verdiğimiz birgün, sen yeme diye balıklar tutalım.

Ne kadar çok şey paylaşabilir birbirine aşık iki insan? Ne kadar çok şeye ortak edebilirim seni? Ben biraz fazla anne doğmuşum bu aşk temalı kitapta sanırım. İkiye bölmek yerine, hepsini verebilirim. Senin yerine ben yalnız kalabilirim. Sen uyuyorsun diye ben uykusuz durabilirim mesela. Ama bazı şeyler ne kadar güzel duygular doğuruyor, bir düşünsene. Ağzımdaki su. Damağındaki şiir. Parmak uçlarımdaki tenin. Dudaklarındaki uyku kokusu. Bunlardan vazgeçip gitmek, başarısız bir fıkra gibi geliyor bana.

Ne varsa fazla, ne varsa aşktan.

Çok şey anlatmam gerekirken, hiçbir şey anlatmadım. Tüm bu hiçbir yere varmayan paragrafların özrü, yazının ilk paragrafı olsun. Arada birikecek, dökülecek yine bir şeyler illa ki. Arada anlamayacağın bir dilde, anlaman gereken şeylerden söz edeceğim ve anlamadığın için kızacağım. Bunları tahmin etmek zor değil. Ancak yazmak, boşalmak gibi bir şey ve aşk, ilham perisini yanında getiriyor sanırım. Hiçbir şeyden emin değilim. Tek bildiğim, kelimelerin çok tehlikeli şeyler olduğu. Ve ateşli şeylerle oynamayı sevdiğim. Sen yine de, aşk hatırına biraz çabala sevgilim. Ve siz yine okuyun geçin, zihinlerinizi güvenli sulardan uzaklara yönlendirme ihtimalimin suçunu taşıyabilecek kadar güçlü değilim. Bazen güvende olmak, birçok şeyden daha değerli gelir. Tehlike kelimesinin anlamı, mevcut durumdakinden daha mutsuz olma ihtimalidir. Kimsenin kimseye bunu yapmaya hakkı yok. Çünkü biraz daha mutlu olmak için, olanı riske atabilecek kadar cesur değiliz. Çünkü hepimiz çok mutsuz insanlarız, hepimiz. Ve ben buna ek olarak, iliklerime kadar aşığım. 



Sen ise, tüm bunların dışında olarak her şeye rağmen çok güzelsin.
Ben ise, tüm bunların karşılığı olarak,
Sana hep hiçbir şey söylemeyen yazılar yazacağım.




Anita Taylor
8/9 Mayıs 2011
İstanbul

5 yorum:

Korhan dedi ki...

Ne zaman çıkacaksın sen depresyondan?

Bu da tuhaf oldu. Depresyondan çıkınca müsait olursanız annemler oturmaya gelecek gibi..:)

Aşk bu kadar kafayı takacak bir şey değildir. Hatta aşk hayatın merkezi de değildir.

En beyazından at sahibi prensle ya da prensesle (prenses olmazmış şimdi düşündüm de, yanında at taşıyan bir kadını mutlu edemezsin) evlensen bile aşk kalmaz. Yerini zıt duygularda almaz.Sevgi kalır aşk gider. Aşkı çok dolu yaşayanlar içinde barındırdığı nefrete de çabuk geçiş yapar zaten. Nefretde insana her zaman daha çekici gelir.

Zaten hiç bir erkekte aşkı kadın gibi yaşamaz.Kadının aşkı kitap yazdırırsa erkeğin ki 3 satırdır. Biraz heyecanlanır,kalbi hızlı çarpar sonra da kıçını kaşır/ız biz erkekler.

Ha senin yazdığın yazıyla alakasız da olabilir yazdıklarım. Bilemiycem ben onu şimdi :)

Anita Taylor dedi ki...

Yorumunu sevdim, ama mevzu bu değil.

"Aşk bu kadar kafaya takılacak bir şey değildir. Hatta aşk hayatın merkezi de değildir." demişsin.

Maddi problemlerim mi üzmeli beni? Ailevi sıkıntılar mı yormalı kafamı? Ya da hayatın acı gerçeklerine filan mı kederlenmeliyim? Bak işte hata burada. Bunu iki madde ile özetleyeceğim:

1) AŞK kadar hak eden bir şey yok. Üzüntü de, sevinç de en çok ona layık. Aşk yıkmayacak da ne yıkacak, bana bunu açıklayamazsınız. Aşk, kafaya takılmaya en layık, bunu en hak eden kavramdır, duygudur, mevzudur, şudur budur. Ha, buna dahil ettiğin birey bunu hak etmeyebilir. Ama kişiler için üzülen kim ki?

2) İçinden bir türlü çıkamadığım depresyon ve hayatın bitmek tükenmek bilmeyen saçmalıklarına kafa yormak çok daha zor. Bunun yerine, tek bir nesne seçmeyi ve her şeyi ona bağlamayı yeğliyorum. 'Ben şimdi sana aşık olacağım ve en ufak şeyinle mutlu olacağım, yine en ufak jestinle de kendime dünyayı zehir edeceğim. hiç değilse böylelikle, tema hep belli olacak. '

***

Tüm bunların dışında, aslında enfes bi beraberlik yaşıyorum. Aşığım ve bana duyulan aşktan da dehşet derecede mutluyum.

Sadece minik bir 'drama queen'im, dramatize etmelere ve her şeyi olandan milyarlarca ağır şekilde yansıtmaya, hissetmeye, yaşamaya bayılıyorum.

Öyle de garip işler işte.

Korhan dedi ki...

Kişiden kişiye değişkenlik gösterse de aslında sadece aşk değil hiç bi'şe hayatın merkezi değil bana göre.

Yani aşka takmayayım da geçim derdine takayım değil.

Ya da sen ne demişsin cümle sonlarında.."üzmeli beni,yormalı kafamı,kederlenmeliyim". Bence de hiç biri olmamalı keza üzülecek şey ararsan zaten milyon tane buluyorsun.

hani hayat hiç birimiz için çok rahat değil eminim ama üzülecek şey aramaktansa mutlu olacak şey bulmak daha kolay.

Bunları sohbet babında söylüyorum tabi. herkesin hayatı kendine,kendi uygun gördüğü şekliyle güzel di mi:)

Baktım da ben de sevdim yorumumu:) Canım yorumum benim..

Anita Taylor dedi ki...

O kişinin kendi seçimi dahilinde gelişen bir şey değil. Yani kederlenmek, mutsuz olmak, üzülmek vb. İlla ki üzen, yoran, kıran bir şeyler olur. Olacaktır. Sadece hiç değilse bir kaynak belirleme konusunda tercih yapmak hakkına sahibiz, en azından bir şeye yüklemek kafası.

Öyle şeyler yani.

O değil de, ne de güzel yazı yazmışım.

Canım kendim.

Korhan dedi ki...

İvit yazı güzeldi cidden ellerine sağlık :)