27 Ocak 2012 Cuma

27





Bugün yirmi yedinci gün. Başucumda kırmızı bir telefon var. Her çaldığında kanım çekiliyor. Aldığım nefesi veremiyorum. Lokmamı yutamıyorum. Adım atamıyorum. Telefon asla güzel bir haber için çalmıyor. Duvarlarını güzel anıların çirkin fotoğraflarıyla doldurduğum bu odada dünyanın en zavallı paranoyak kadınına dönüştüm. Fal kapattığım fincanları geri çevirmeye korkuyorum. Birilerinin telefonlarımı dinlediğine inanıyorum. Koltuğun üzerinde dikilemiyorum, düşeceğime eminim. Birisi aynalarımın ardına gizli kameralar yerleştirmiş ve ben rujumu tazelerken izleniyorum. Tüm bunların sorumlusu sensin. 84 mevsimlik ömrümün en ürkek günlerini geçiriyorum. Çünkü her an kapı çalabilir ve ben çalan kapılardan ardıma bakmadan koşarak kaçmak istiyorum. Oysa sen, beni her şeyden koruyabilirdin. Hapise düşsem, üçüncü gece kaçırırdın beni. Evreni korkunç canlılar ele geçirse ve yaşayan tek insanlar biz olsak, sen beni güvende tutabilirdin. Onlarla savaşıp, güvenli barınağımızda oturan bana portakal suyu ve kestane şekerleri getirirdin. Hasta olsam alnımda elin olurdu, mutsuz olsam beni güldürecek bir şeylerin. Ama şu an bu dört duvarın içinde kendimle konuşuyorum. Konuşmaktan yoruldum. Duyacağını bilsem gelmeni söylerdim. Duyacaklarını bilsem, gitmelerini… Bu kadar kalabalık bir boşluk, omuzlarımı düşürüyor. Bak, artık kavga eder gibi yemek yemeyi bıraktım. Artık camları daha sık siliyorum. Her şeyi siyahla beyazdan ibaret görmüyorum. Ama sen artık önemsemiyorsun. Bunu düşündükçe rujumu tazeliyorum. O hiç sevmediğin file çoraplarla, mini eteklerle dolaşıyorum. Saçlarımı boyatıp topuklu ayakkabılar giyiyorum. Olduğum gibi görünmeye karşı duruyorum. Sevdiğin makyajsız, dağınık saçlı halim yataktan kalktıktan sonra sadece onbeş dakika sürüyor. Sana savaş açtım. Sana kendimi açmıştım. Bana sahip olamadığın için kızgınım sana. Bunu yapmamalıydın. Çünkü hayat çok kısa ve sen benim ruhumdan çalıyorsun. Oysa şu an uyuyor olabilirdim. Ensemi öperek uyandırırdın. Kahvaltıda pizza yerdik. Akşam rakı içer, televizyondaki adamlara gülerdik. Yoksun. Ve midem bulanıyor. İçimdeki seni kusmak istiyorum. Şehri bir şişe şarap yerine koyup kafaya diktim. İçime binalar, kaldırımlar ve ilkokul çocukları doldu. İçime asansörler, sokak köpekleri ve deniz doldu. İçime dolan deniz seni boğdu. Bir kaldırım taşıyım şimdi. Depozitosuz bir şarap şişesi. Ojeleri soyulmuş bir orospu. Çaresi bulunmamış bir hastalık. Tükenmeyen bir kalem. Yıkılmış bir kaleyim şimdi ben. Kayıp bir kıta. Hiç tanığı olmayan bir cinayetin, elleri siyaha boyalı sokak çocuğu. Her şeyi bir kenara bırakıp, televizyonun karşısında uyuyorum. Sonra telefonumun hiç susmadığı kabuslar görüyorum. Ben anlatmıyorum. Onlar anlamıyorlar. Ağlamak istiyorum ama duymalarından korkuyorum. Her yer kameralarla dolu. Doğru olan hiçbir şey yok. Kendimi yok sayıyorum. Gülünce çenemin kenarında oyulan gamzenin hatırına, seni hayal ediyorum.. Hayalin artık beni gülümsetmeye yetmiyor.
Aşk tam bir orospu çocuğu.
Seni ağlıyorum.

07.12.2010
İstanbul
Anita

6 yorum:

Gülçin Çömen dedi ki...

Ama ben bayıldım senin anlatım şekline..Yalın diline :) Başarılar canım

Anita Taylor dedi ki...

Mutlu oldum. Teşekkür ederim.. :)

Kalem Kesiği dedi ki...

...midem bulanıyor. İçimdeki seni kusmak istiyorum. Şehri bir şişe şarap yerine koyup kafaya diktim. İçime binalar, kaldırımlar ve ilkokul çocukları doldu. İçime asansörler, sokak köpekleri ve deniz doldu. İçime dolan deniz seni boğdu...

Gerçekten güzel...

Anita Taylor dedi ki...

Teşekkürler..

The Merika dedi ki...

kahve falı mı?
seni sevmediğini görüyorum diyecek sonra işin yoksa falcıyı öldür.temizinden 15 yıl ye falan:) gerek yok

Anita Taylor dedi ki...

Hiç değilse değişiklik olur, üzülecek başka şeyler çıkar.. ^^