9 Ekim 2010 Cumartesi

AN ANGEL’S REVENGE



Saat 21.30 . Uyumak için çok erken, ayık kalabilmek için çok geç. İçtiğim altı biranın şişeleri önümde düz bir çizgi şeklinde dizili. Kırmızı ayakkabılarımı ve  siyah korseli elbisemi giydim iki saat önce. Saçlarımı fönleyip ayakkabılarımla aynı tonda bir ruj sürdüm. Telefon çaldı.

-Neredesin?

-Geliyorum. Şarap getirmemi ister misin diye aradım.

-Dünyadaki tüm piçlere yetecek kadar şarabım var.

-Görüşürüz o zaman birazdan.

-Görüşürüz.

En iyi tanıdığım piçin susuzluğunu dindirmek için bir şişe Majestik açıp kafama diktim. İşe yaradı.

Kapı çaldı.

Tabakama uzanıp bir dal çektim içinden. Dudaklarımın arasına yerleştirip ucunu ateşledim. Derin bir nefes çekip kapıya doğru ilerledim.

Kapıyı açtım.

-Çok şıksın.

-İçeri gir. Seninle paylaşacak bir şişem ve uzun bir gecem var.

Birkaç adımda salona geçip deri ceketini koltuğun üzerine fırlattı.

-Aslında sadece birkaç saatim var.

-Eminim.

Kadehini doldurup karşısına oturdum.

-Majestik, kırmızı. Kısa Anadolu. Bir gram bile değişmez mi bir kadın?

-Değişim üzerine yorum getirebilecek en son adamsın. Ne zaman neyin değiştiğini farkedebildin ki sen?

-Ne konuşacağız?

-Bizi. Daha çok seni.

-Ayrılalı 9 ay oldu. Neyi kurtarmaya çalışıyorsun, anlamıyorum.

-Yanlış kelime. Bir şeyleri kurtarmak için çaba sarfetseydim, bir aptal olurdum. Bırakmam gerektiğinde bıraktım her zaman. Beni aldattığında, seni bağışladım mı?

-Of. Bırak artık.

-Adı neydi? Zeynep mi?

-Tek gecelik bir şeydi, niye anlamıyorsun? Hem bitti zaten. Sonuçta öğrendin, ayrıldık. Sekiz aydır da çok mutlu bir ilişkim var. Selin ile nişanlandık, onunla bir hayat geçirmeyi planlıyorum. Zamanında seni çok sevmiş olmam, bir şey değiştirmiyor artık. Biliyorsun.

-Ah. Canım benim. Ben her şeyi biliyorum ama, sen hiçbir şey bilmiyorsun, değil mi?

-Anita. Bunun için gelmedim. Hem ne zamandan beri bunları dert ediyorsun? Bensiz geçen şu dokuz ayda çok mutlu bir hayat yaşadığını sanıyordum.

-Aynen öyle, çok mutlu bir hayat yaşıyorum. Çok mutlu ve fazla meşgul. Plan yapmak çok zamanını alıyor insanın. Kusursuzluk, çaba gerektiriyor.

Tek kaşını kaldırdı.

-Ne planlıyorsun ki?

-Artık planlamıyorum. Uygulamaya geçtim. Aradığım gibi gelmeyi kabul etmen ne büyük incelik.

-Selin’in bugün kız arkadaşlarıyla programı var. Geç gelecekti. Birkaç saat muhabbetin zararı olmaz diye düşündüm. Zaten aramızda bir şey geçmeyeceğinden...

-Neden? Beni çekici bulmuyor musun artık? Ahah. Şaka yapıyorum, elbette ki buluyorsun. Her zaman buldun. Annen de çok seksi buluyordu bence beni. Ne dersin?

-Annemin şu konuşmada ne işi var?

-Annenin ilişkimizde ne işi vardı peki? Gençken bile güzel olmayan bir annenin, oğlunun sevdiği kadının güzelliğini kısmanması ne denli mantıklıydı? Kadınlığımdan nasıl da rahatsız oldu hep. Zavallıcık-

-Anita! Sınırı aşıyorsun.

-Selin’le nasıl araları?

-Seni ilgilendirmez.

-Çok iyiler değil mi? Selin gibi küçük hesaplarla yaşayan, kapağı sağlama atmak için her şeyden taviz verebilecek karakterdeki biri için inanılmaz kolay olmalı. Her haftasonu beraber kahvaltı ediyorsunuz ve annenin yanaklarında güller açıyor.

-Sen nereden-

-Ben nereden biliyorum? Of, anlamıyacaksın değil mi? Ben her şeyi biliyorum ve sen, zavallıcık, her şeyden habersiz mutlu adamı oynuyorsun.

-Gidiyorum ben, sıkıldım bu anlamsız konuşmadan.

-Hiçbir yere gidemezsin, daha yeni geldin! Hem siktiret şarabı, sana viski koyacağım. Dünyadaki tüm orospu çocuklarına yetecek kadar viskim var.

Omzuna bastırıp kalkmasını engelledim. Mutfaktaki bara gidip yarım bardak viski doldurdum. İçine eklediğim yeşil kapsul, gecenin ilk sürprizi olacak. Karıştırıp, salona geçtim.

-Al bakalım. Senin için açtım.

-Teşekkürler. Gerek yoktu yine de, kalkacağım.

-Neyin gerekli olduğuna karar verebiliyorum sevgilim, yorma kafanı.

Eğilip dudaklarına yapıştım. Önce kasılıp cevap vermemeye çalıştı. Sonra teslim oldu. Bu hep böyle olur.

Birkaç dakika sonra kendimi çektim.

-İç hadi.

Bir sigara yakıp viskisini kafaya dikişini izledim. Yanlış hamle. Ama gerekli. Sigaram bitene dek konuşmadan durduk. Elindeki kadeh yavaşça yere düştü.

-Halsiz görünüyorsun?

-Kolumu bile kımıldatamıyorum.. Zihnim açık ama, vücudum uyuşmuş gibi, anlamıyorum-

-Şaşırmıyorum. Ama konuşmandan sıkıldım. Dudakların da kımıltısız olsa, her şey tam olacaktı. Ama minicik bir kapsulden bu kadar şey beklemek yanlış olur. Neyse ki hazırlıklıyım. Bekle biraz, sakın kalkma. Ah pardon, zaten istesen de kalkamıyorsun, değil mi?

Pek de terbiyeli bulmadığım cümleler dökülürken ağzından, yatak odama geçip birkaç siyah kumaş parçası aldım.

-Hatırladın mı? Bir zamanlar bileklerini bağlıyordum bununla. Hiç şikayet etmiyordun, aksine keyifliydi de. Şimdi sıra, bileklerinin yanısıra, dudaklarında. Yine şikayet edemeyeceksin ve inan bana, çok keyifli olacak.

Önce ağzını bağladım. Sonra ellerini.

-Bil bakalım dün ne oldu? Zeynep’le karşılaştım! Tam evinin önünden geçiyormuşum işe gitmek için çıktığı saatte, ne tesadüf! Sonra kendisiyle bir kahve içmeye karar verdik. Bilirsin, dışarıda yapılan kahvelerle çok aram yok. Malum, benim kadar güzelini yapamıyor kimse. Bana geldik o yüzden. İnanılmaz eğlenceli zaman geçirdik! Bizi önceden tanıştırmalıydın! Belki grup yapardık o zaman, daha çok keyif alırdın. Her neyse, o kadar iyi zaman geçirdik ki, Zeynep bir türlü gidemedi. Hala burda. Bize katılmasını ister misin?

-Mmmhhh!!

-Salak, cevap vermeye çalışma. Ne dediğini kendin bile anlayamıyorsun şu halinle. Her neyse. Bu gecenin onur konuğu sensin, o sebeple seni yerinden kaldırmadan, Zeynep’i buraya getireceğim. Heyecanlı mısın?

Çalışma odama ilerledim. Topuk seslerim holde yankılanırken, nasıl da heyecanlandıklarını düşünmek beni tahrik etti. Odanın kapısını usulca açtım.

-Mmmhh!!!!

-Zavallıcıklar. Hala umudunuz mu var? Gerçekten hakettiğiniz yerdesiniz işte, en büyük kanıtı. Neyse. Umarım oda rahat gelmiştir. Klasik çalışma odalarına benzemediğinin farkındayım. Normalde daktilo, bilgisayar, kitaplar, kalemler, rahat bir koltuk, ciddi bir masa hayal ediyor insan değil mi? Eh. Kırbaçlar, kelepçeler, zincirler, tasmalar, şırıngalar, çakılar da bence inanılmaz şık çalışma araçları. Neyse. Misafirimiz bekliyor. İçeri geçmemiz lazım.

Yerde çırılçıplak uzanan Zeynep’e doğru eğildim.

-Sen zahmet etme, yardım edeceğim.

El ve ayak bilekleri de dudakları gibi bağlı olduğundan, ısrarcı olamadı. Beline dek inen siyah saçlarını elime doladım. Salona dek sürüklendi inleyerek. Eğlendirici.

-Sürpriiiz. İşte sevgilim. İlişkimizin sonunu getiren gece beraber olduğun kadın. Son gecesinde de seninle olması, ne denli enteresan, değil mi?

Zeynep’i koltuğa güzelce yerleştirdim. Vücudundaki kesiklerden akan kan kurumuş, ince, kahverengi bir tabaka halinde tenini süslüyordu. Şömineye doğru ilerleyip, maşayı ateşte ısıtmaya başladım.

-O gece onunla olmasaydın, şu an benim evimde değil, bizim evimizde olacaktık. Biliyorsun değil mi? Güzel bir film izliyor olurduk belki. Ya da sevişirdik, kim bilir? Ama siz bir hata yaptınız, evet. Her şeyi berbat ettiniz. Her şeyi.

Ucu tamamen kızmış olan maşayı alıp kadına doğru ilerledim.

-Her şey iki bacağının arasındaki o delik için mi berbat oldu Zeynep’cim? Ah, ağlıyorsun. Lütfen kendini suçlu hissetme böyle! Herkes hata yapar. Ama cezasını çektikten sonra, ne önemi var?

Sol elimle iki bacağını araladım.

-Cezan biraz gecikmeli oldu, o kadar.

Maşayı bastırdım.

-Mhhhhhhhhhhhrrrgggggggghhhhhh!!

-Ne dedin? Anlamadım? Acıdı mı? Olur o kadar. İnsanoğlu acıya mahkum. Mühim olan ders çıkartabilmek, anlıyorsun değil mi. Şimdi huzura kavuşmanı istiyorum. Bu kadarı yeterli.

İğrenç sesler çıkartarak ağlıyordu. Duvarda asılı olan katanayı aldım.

-Hatırladın mı sevgilim, yılbaşında almıştın bunu bana. Nasıl da bilirsin neleri seveceğimi. Bir gün bir işe yarayacağını biliyordum. Bu denli güzel bir şey, sadece dekor olarak kalmamalı.

Kırmızı kınından çıkardım katanayı.

-Sakin olmanı istiyorum bebeğim, suratında güzel bir ifade kalmalı.

Oturduğu yerde dikleştirip, boynunun serbest kalmasını sağladım.

-Artık suçluluk hissetmeni istemiyorum.

Tek hamle. Başı, o siyah saçlarıyla beraber savrularak fırladı. Bir kahkaha attım.

-Küçük bir orospu için, onurlu bir ölüm. Yine de çok günahı yoktu aslında. Esas suç orospu annenindi, değil mi? Benimle beraber olduğunu bile bile, hatta sırf bu yüzden tanıştırmadı mı ablanın doğumgününde Zeynep’le seni. Belki gelini olamadı, tek gecede çizdin üstünü ama en azından bizi ayırdı. Annen için büyük zafer. Yine de insanların arkasından konuşmayı sevmiyorum. Biliyorsun. Neden bunları onun yanında tartışmıyoruz?

Gözlerinden oluk oluk yaş akıyordu. Avucumun içiyle sildim yanağındaki yaşları.

-Ağlama bebeğim. Bu güzel kadın sen gittiğinde hiç ağlamadı.

Çalışma odama doğru ilerledim. Ayten Hanım duvara sırtını dayamış, başı dizlerinde kımıltısız duruyordu. Ağlamaktan yorulup sızmış olmalı.

-Kalk anneciğim hadi, oğlun seni bekliyor!

Başını kaldırıp korku dolu, kan çanağı gözleriyle bana baktı.

-Ah, kalkmayacak mısın? İşine geldiğinde nasıl da yaşlı kadını oynuyorsun değil mi? Sevgili gelinin Selin olsa, koluna girer seninle yürürdü, evet. Her alışverişe çıktığınızda yaptığı gibi. Her kahve içmeye gidişinizdeki gibi. Ama bak, şimdi yanında bile durmuyor! Yapışmış diğer duvara, bencilce kendi korkusunu, mutsuzluğu kendisi yaşıyor! Senin için büyük hayal kırıklığı olmalı! Neyse, sonuçta iyi bir ikiliydiniz değil mi? Bunu bozmayacağım, o yüzden beraber gidiyoruz. Gelin bakalım.

Sürünmeleri gerekirken, oldukları yerde titremeyi tercih ettiler.

-İki kez söyletmeyin bana! Salona! Hemen!

İtaat edip sürünmeye başladılar. Solucan gibi kıvranmaları hoşuma gitse de, fazla yavaştı. Arada tekmelerimle hızlandırdım Selin’i ve Ayten Hanım’ı. Sonunda salona, sevgilimin önünde dek gelebildiler.

-Eh, size de spor oldu işte. Anne kız biraz hareket etmiş oldunuz. Sevgilim, sana da sürpriz oldu değil mi? Sadece anneni beklerken, sevgili nişanlın da bize katılmış oldu. Bu arada, inanılmaz zevkli olduğunu söylemek zorundayım. Selin’in nişan yüzüğüne bayıldım. Parmağını uzatır mısın Selin, tekrar bakayım. Ah pardon, artık bir yüzük parmağın yoktu, değil mi?

Nişanlısının serçe parmağının olması gereken yerdeki boşluğa dehşetle baktığını gördüm.

-Bu kadar şaşırma, aksesuarları sevdiğimi bilirsin. Bana daha çok yakışacağını düşündüm, ama çıkarmakla uğraşacak kadar zamanım yoktu. Biliyorsun, meşgul bir kadınım. Her neyse. Ayten Anne, sen de kusura bakmamışsındır umarım, göğüs uçlarındaki mandallar biraz can yakıyor olabilir. Ama olur o kadar. Hangimizin canı yanmıyor ki?

Bir sigara daha yaktım. Şişeye uzanıp diktim kafama. Askıdaki çantamdan fotoğraf makinamı çıkarttım. Bir aile tablosu, ancak bu kadar güzel ve huzurlu olabilir. Tahta kurulmuş erkek arslan, ağzı bağlı, gözleri sonuna dek açık. Ayağının dibinde iki kadın. Biri doğuranı, biri doğurtacağı. İkisi de çıplak. İkisi de kanlı. Ağızlarında siyah kuşak, elleri ayakları bileklerinden bağlı.

-Gülümseyin, çekiyorum.

Flaş patladı. Eserime tatmin olmuş bir ifadeyle baktım. Sigaramın sonuna geldiğimi farkedip, 
Ayten Hanım’a doğru ilerledim.

-Neden bu kadar rahatsız ettim seni, ha? Güzelliğim, kadınlığım gurur duyman gereken şeyler olmalıyken, nasıl bu kadar battı sana? Nasıl bir annelik duygusuyla ilerledin, nasıl inatla oğluna değil, kendine göre kızlar seçip, beni böylece çiğnedin? Şimdi kucağında torunun olabilirdi, bu haftasonu kahvaltıya beraber gidebilirdik, kulağındaki küpeye uyumlu bir kolye almak isterdin belki ve alışverişte sana ben eşlik ederdim. Ama sen, onu seçtin, değil mi?

Kırmızı tırnaklı ince parmaklarımla sıkıca açtım sağ gözünü.

Sigaramı söndürdüğümde, üç aciz, aynı anda bağrışıyorlardı.

-Şimdi, ben mi daha cazip geliyorum sana, Selin mi anneciğim?

Selin’in saçlarını okşadım. Kendini bırakmış, titreyerek ağlıyordu. Yanaklarını sevgiyle okşayıp, alnına bir öpücük kondurdum. İki hamlede, kolayca kırıldı boynu.

-Peki ya şimdi anneciğim? Ama hayır, artık seçme şansın yok, değil mi?

Daha fazla oyalanmak istemedim. Kafasına bir tekme savurdum önce. Sonra katanama tekrar sarılıp, Zeynep gibi, onun da başını gövdesinden ayırdım.

Artık ağlayamıyordu bile sevgilim. Gözleri kurumuş, bakışları anlamsızlaşmış, suratı bembeyaz hale gelmişti. Oturduğu yerde titremeye bir dakika bile ara vermemişti.

-Başbaşa kaldık sonunda, ne güzel. Başka kadınların yanında seninle yeterince ilgilenemiyorum bebeğim, biliyorum. Ama kabul et, çok eğlenceliydi. Hayatımı katleden üç kadın, bir gecede katledildi. Zeynep’le yattığın gece, hani şu ablanın doğumgünüydü, geç gelecektin, biliyordum.. Heyecandan titreyerek bekledim seni sabaha kadar. Ayağımda bu ayakkabılar, üzerimde bu elbise. Karnımda, varlığını yeni öğrendiğim bebeğimiz. O müjdeyi sana hiç veremedim. Çünkü sabaha karşı gözüme uyku girmemişken, meraktan çatlayıp aradığımda, sen mışıl mışıl uyuyordun ve telefonunu Zeynep açtı, değil mi? Hayatımdan o gün çıkarttım seni. Yine de, karnımdaki meleği, dünyanın en değerli şeyini terketmeyeceğimi tahmin edersin. Aldırmayı düşünmedim bile. Ardından son bir sigara bile içmedim. Bir damla yaş bile dökmedim. Sadece bebeğim için kendime dikkat edip, doğacağı günü hayal ettim. İnsanı yaşatan umuttur ya hani, suçunun acısıyla oturduğunu düşündüm ben hep. Kimseye gitmeyeceğini, vicdan azabınla beni özleyeceğini. Sonra bir gün, bebeğimin de hatırına acır, affederdim belki seni. Ne bileyim işte. Ama kaç ay sürdü yasın sevgilim? Bir ay! Bir ayda, dört haftada, otuz günde unuttun beni! Selinin kollarında olduğunu, ‘Sevgilim’ diye sardığını öğrendiğim gün, yığılıverdim olduğum yerde. Hastanede uyandım. Bil bakalım doktorum kimdi? Sayın Dr. Ayten Hanım! “Tesadüfe bak, yine karşılaştık Anita’cığım. Durumun iyi, geceyi burada geçirdin, o kadar. Ha bir de, haberin var mıydı bilmem ama, hamileymişsin. Düşürmüşsün bebeği de. Neyse, tahminen babasını bile bilmiyorsundur değil mi? İyi olmuştur senin için. Neyse, dinlenmene bak. Birkaç saate çıkış işlemlerin yapılacak.” Suratında iğrenç, şeytani gülümsemesiyle çıktı gitti odadan. Dakikalarca duyduklarıma inanamadım.  Meleğim kayıp gitmişti bacaklarımın arasından, tek başımaydım. Kolumdaki serumu çekip, kendimi dışarı attım. Bu yalnızlık, kaldırabileceğimden fazlaydı. Oysa siz, ne kadar da kalabalık, ne kadar da mutluydunuz, değil mi? Aylardır bu anı planladım sevgilim. Aylardır sizleri takip ettim. Bolca şarap içip, bolca sigara tükettim. Sayfalarca karaladım, sayfalarcasını buruşturup attım. Planımın da, kaderim kadar kusursuz olmasını istedim. Ne dersin, becerebilmiş miyim? Her neyse, son sahneyi kaçıracaksın, sadece buna üzülüyorum. Sevgili kadınların çizginin diğer ucunda seni bekliyorlar, korkma. Yalnız kalmayacaksın. Ama şimdi bir ricam olacak, son saniyene dek, hiç ağlamayacaksın. Kızımın, meleğimin babasının, erkek gibi, ağlamadan, yalvarmadan ölmesini istiyorum.

Gömleğinin yakasından çekip yere devirdim. Sürükleyerek şömineye dek götürdüm. Alevin hemen önünde, yüzükoyun çırpınıyordu.

-İyi geceler sevgilim.

Başını kaldırıp, alevlere attım.Tek ayağım sırtında, sürünerek kaçmasını engelleyerek bekledim son nefesini. İnsanın suratı alevlerin, korların içindeyken, canı ne kadar acır? Bu soruyu boşverdim.

Son çırpınış da bittikten sonra, çantamı alıp, evi terkettim.

***

Elimden alınan bir melek için, ellerimle kurban ettiğim dört şeytan. Sanırım hiç de fena değilim.

Anita
03.10.2010
21.30
Balıkesir / Burhaniye

4 yorum:

dralaye dedi ki...

Bu kadın hiç değişmesin.

Anita dedi ki...

:)

she_zophren dedi ki...

harabelerde doluca kırmızı...
eline sağlık...

Anita dedi ki...

bolca sarhoşluk ve mutlu anımsanan bir gündü. teşekkür ederim bebeğim:)