25 Eylül 2014 Perşembe

NE İÇİN SANAT?*


“A good painting to me has always been like a friend. It keeps me company, comforts and inspires.” 

-Hedy Lamarr

Sanatın insan üzerindeki etkisi ve önemini çok kısıtlı bir çerçeveden görüp özetlemekle yetindiğimizi düşünüyorum. Hayır, sanat sadece bir genel kültür meselesi değildir. Hayır, sanat sadece insanın ufkunu açan, bir kişisel gelişim basamağı değildir. Hayır, sanat sadece çerçeveletip duvara asılacak, büyük paralar ödenecek, elitliğinize elitlik katacak bir şey değildir. Sanat, hızla akıp giden zamanın; gittikçe kalabalıklaşan dünyanın ve ilerleyen teknolojinin gittikçe koyulaşan gölgesine ittirdiğimiz ve ruhumuzu kemiren her şeyi olduğu yerden biraz olsun kımıldatan, varması gereken yere biraz olsun yaklaştıran, hayatı biraz daha yaşınılır kılan bir tılsımdır. Basite indirgendikçe tehlikeleşen ve gün geçtikçe çok daha az insanın farkında olduğu bir merhem. Üstelik bir türlü fark edilememesine rağmen, her yerde.
İnsanların çoğunun sanata bakış açısının çok ezbere olduğunu gözlemliyorum. Hatta genel olarak, iki kategoride toplanıyorlar. Bir kısmı, göremeyen ve bunu önemsemeyen, bakmaktan ve görmeye çalışmaktan vazgeçenler. Bu cephede toplanan insanlar için Picasso, “Saçma sapan çiziyor hani, küçük erkek kardeşim bile aynısını yapabilir bu tablonun!” cümlesinden ibarettir. Tanıdık geldi mi? Diğer cephedekiler için ise Picasso bir etikettir. Picasso’yu övmek, kendilerini sanatsever, kültürlü, üst tabakadan göstermenin başlıca yollarından biridir. Anlamaları, hissetmeleri gerekmez. Buna ihtiyaç duymamaları ise, bu kategoriden çıkamamalarının başlıca sebebidir.

Benim nazarımda sanatın gerçekten ulaşabildiği kesim, bu iki kategoriden çok ayrı, bambaşka bir grup. Zira bu gruptaki insanlar hissedebilen, anlayabilen ve bunun getirisi olan ‘anlaşılamama’ durumunu göze alan insanlardır. Bu kitle, sanatın amacına ulaştığında yarattığı kitledir bir şekilde. Bunun eğitimle, görgüyle, bilgiyle alakası yoktur. Bu, son derece ruhani bir bağdır zira, sanatçı ve izleyici arasında, sanatı da izleyiciyi de tamamlayan. Zira sanat eseri, bir üçlemenin ikinci basamağıdır. İlk halkası sanatçı, üçüncüsü izleyici olan zincirin ikinci halkası. Sanat eseri, bir dönüştürücüdür. Yaratılan her eser sanatçıyı değiştirir. Görülen her eser de, doğru izleyiciyi. Bu üçüncü grup Picasso’nun bir eserine bakarken, çarpıklığın taşıdığı düzeni, asimetrinin söylenilenin aksine estetiğin bir basamağı olabileceğini görebilir. Mutsuz bir kadın tanıyorum. Picasso’nun Nude eserine bakarken “Aynaya bakar gibiyim.” demişti. “O kadar çok ağladım ki, gözbebeklerimin akıp gittiğine inanıyorum. Gözbebeği olmayan biri, benim için acıdır. Acımı çizebilen herkesi tanıdığımı hissediyorum…”
Tanışıklık mevzusu, “Sanat bize ne katıyor?” sorusunun cevaplarından bir diğeri aslında. Eserin üreten ve gören arasında bir bağ olduğundan söz etmiştik. Bu bağ derinleştikçe, soyut bir kalabalığa karışıyor insan zaman içerisinde. Alan ve verenin bir arada olduğu, karşılıklı birer fincan kahve içip saatlerce konuştuğu, saatlerce sustuğu bir başka boyut. Bu da çift taraflı bir tatmin oluşturuyor elbette. İzleyici açısından, kendisini bir şekilde tanıyan, hiç bir araya gelmediği halde sanki zihninden geçenleri görebilmiş birisiyle karşılaşmış olmanın yarattığı mutluluk var her şeyden önce. Zira gören insan, yalnızlaşmaya yatkın insandır. Bir şekilde adım atmış bulunduğu dünya -hangi sebeple olrusa olsun-, herkesin gönlünce dolaşabildiği bir alan değildir ve herhangi birinin onunla aynı sularda yüzmüş olduğunu görmek onu tek başınalık hissinden kurtarır, yalnız ve yabancı olmadığını hatırlatır. Yaratan için ise tatmin duygusu, bunun geridönüşünü alabildiğinde doğar. Ki bu, sanatın her alanında geçerlidir esasen. Kendi hissiyatınızla karaladığınız bir yazının altında, bir okurun “Tam olarak hissettiklerimi kaleme almışsınız.” yorumunu gördüğünüzde, bir zafer duygusu doğar içinizde. Bu da ikinci aşamadır. Okurun da bunları hissettiğini duyan yazar, yalnız olmadığını kendine tekrarlar. Bir başka dünyada ayak izleri olduğunu bilir. Gören ve yaratan arasındaki bağ, bu aşamada daha da kuvvetlenir. Sanatla haşır neşir olmanın izleyici için bir başka getirisi de elbette ki ilhamdır. Birçok eserde bir şeyler bulmanız, aynısını yapabileceğiniz anlamına gelmeyebilir. Mühim olan o atı, o ressam gibi resmedebilmek değil. O ressamın o at ile ifade ettiğini, bir başka yol ile ifade edebilmek. Yaratıcılığın geliştirilmesi için izlenecek en güzel yol, yaratıcılıkla ortaya çıkmış şeyleri tanımaktır. Zira bu, bulaşıcıdır. Denize düşen bir yaprağın kuru kalması mümkün değildir. İfade edebilmek, bireyin en büyük ihtiyaçlarındandır. Sanatın sanatçıya en büyük katkısı, şüphesiz ifade etmenin doğurduğu rahatlıktır. Sanat bir dönüştürücüdür, içinizde birikeni o gölgenin altından alıp, bambaşka bir formla dünyaya bırakıp uzaklaşmanın en sağlıklı yoludur. Bazen hissettiğimizi anlatacak kelimemiz olmaz, oysa bir kağıda iliştirdiğimiz kırmızı bir kare, bu ihtiyacımızı tam anlamıyla karşılamaya yetebilir. Sanatçıyla eseri vasıtasıyla yakınlaşan izleyici, bunu adeta bir usta-çırak ilişkisi şeklinde geliştirip, kendi hayatına da bulaşmasını sağlayabilir. Kendini ifade etme yollarını keşfetmekle kalmaz, bunun için kullanabileceği yöntemlerin çeşitliliğini de öğrenir. Zira sanat, her yerdedir. Ergin İnan eserleriyle ilk karşılaşmamı hatırlıyorum. Sergideki tablolar çok çeşitli malzemelerin ve öğelerin bir araya gelmesiyle oluşturulmuştu. Kapı I adlı eserinde, tuval yerine ahşap bir kapı kullanmıştır misal. Yine isimsiz bir 2008 çalışmasında, kağıt üzerine karışık birçok teknikle çalışmıştır ve yazıyı, resimi ve birçok başka aracı bir arada kullanarak enfes bir bütünlük yakalamıştır. Ki bu, sanatın kalıpların dışında nasıl da nefes aldığının çok güzel bir örneğidir. Gören kişi, sanatını icra etmek için bir kağıda, bir kaleme, bir taşa ihtiyacı olmadığını anladığında, sanat ile yaşamaya başlar. Zira bilir, yakasına iliştirdiği bir kuş tüyü de bir ifade aracıdır yeri geldiğinde, yeşile boyadığı bir kibrit kutusu da… “Sanat ne için var?” sorusunun cevabı, “Çok daha iyi bir yerde yaşamak için”dir belki de. Zira içindeki gölgelerin altını boşalttıkça güzelleşir insanlar ve güzel insanlar sayesinde sanat sergi salonlarından, müzelerden çıkıp her yere yayıldığında, eminim ki sokaklar çok daha güzel kokar.
Anita TAYLOR
29.02.2012
*= DOCERE, Edirne Tabip Odası dergisi, Mart 2012, Sayı: 9′da yayınlanmıştır.
Görsel: Picasso - Nude

3 yorum:

moröküz dedi ki...

Temel Demirer gibi önemli bir teorisyenin bir makalesinde bu yazıdan alıntı yapması beni mutlu etmişti.

Merak edenler Temel Demirer'in bahsi geçen yazısını, Ceylan Yayınları'ndan çıkan "Faşizme Karşı Özgür Sanat" kitabında bulabilir.

Liv Anita Taylor dedi ki...

Kesinlikle benim için de büyük bir gurur kaynağı oldu :)

Adsız dedi ki...

"Sanat bize ne katıyor?" gibi bir soru ne kadar gerekli? Böyle bir soru sorulduğunda ardından onlarca soru geliyor ve olay iyice sarpa sarıyor, zira hiçbirinin isabetli bir cevabı yok, olamaz da. Sanat bize bir şey katmak zorunda mı? Sanatın bir amacı var mı? Varsa neye göre belirleniyor, kim belirliyor bunu?

Edebiyat, müzik, resim, bütünsel olarak sanatı sığ felsefeyle kısıtlamaya çalışmak, sanat üzerinden felsefe yapan insanların ekmek kapısı olmalı, zira yıllardır süregelen bir tartışma, ama ulaşılan bir yer yok. Olamaz da zaten.

Edebiyat konusunda Sartre'ın "Edebiyat nedir?" isimli kitabını tavsiye edebilirim, ismi kadar sığ değil içeriği, yani "Edebiyat şudur şudur, bunlardan oluşur." gibi bir içeriği yok.

Son olarak, sanat "güzel"den ibaret değildir. Zira sol kulağını kesen ve kendini göğsünden vurarak intihar eden Vincent van Gogh'un "güzel" ile ilişkisi, sanıyorum ki hayatı boyunca çok nadir olmuştur.

Yorumumda yazdığım cümleler tespit değil, şahsi fikirlerim olmakta.

Dasvidanja ^^