Bugün canım hiçbir şey yazmak istemiyor. Bugün canım hiçbir şey yapmak istemiyor.
19.9.22
Bugün tam iki ay olmuş. Bunu fark etmek biraz canımı sıktı, zira üzerinden bu kadar zaman geçtiğinin farkında değildim. Birkaç haftadır kötüyüm diyordum. Birkaç hafta sonra geçip gidecek. Ama takvim, tam sekiz haftadır kötüsün diyor. Tam sekiz hafta önce o kapıyı suratına çarptılar. Sekiz hafta oldu anahtar kilitte döneli. Sekiz haftadır elindeki her şey zorla alınmış, mutsuz, çaresiz bir çocuk gibi oturuyorsun yerinde. Bugün tam iki ay olmuş. Tam iki ay.
18.9.22
‘Hayatı kocaman bir yapılacaklar
listesi olarak görmek.’
Dünden beri bu cümleyi düşünüyorum.
Kendimi uykuya, tembelliğe, boşluğa bırakmamak için her gün doldurduğum o
listelere benziyor. Ancak sanki bu listenin maddeleri tarafımdan yazılmamış,
tamamlamak için ne yapsam olmuyor ve her bir maddenin önünde boş bir kutucuk.
Merhabalar, ben Anita.
Yetersizliğin ete kemiğe bürünmüş hali.
17.9.22
Kadıköy'de bir kafede Şeyma'yı bekliyorum. Sırf Vasantha bir şeyler üretmemi söylediği için bilerek erken geldim mekana, ki birkaç satır da olsa karalayabileyim. En son liste yapmak dışında bir motivasyonla elime kalem alışım, o boktan cumartesi günüydü. Kusmazsam ölecekmiş gibi hissediyordum çünkü içimdeki korku, kaygı ve her şeyin üzerine kalın bir toz tabakası gibi çökmüş olan belirsizlik, kaldırabileceğimden çok daha fazlaydı. Cumartesiyi içimi kağıtlara boşaltarak, pazarı ise o boşluğu şarapla doldurarak geçirdiğim o hafta sonu. On iki yıl sonra tekerrür eden tarih. Bu defa aşık bile değildim. Bu defa çocuk bile değildim. Peki neden aynı şeyleri hissediyorum anne? Çünkü o zamandan beri ilk defa biriyle ilgili hayaller kurdun kızım. İlk defa bir gelecek düşledin. Planlar yaptın. Bir rota çizdin. Annem haklı. Anneler çoğu zaman haklı. Ben ise haklı olmanın nasıl olup da hiçbir şeyi değiştirmediği üzerine kafa yoruyorum bu aralar. Haksız ve kötü adamların nasıl hayatlarına muazzam bir rahatlıkla devam edebildiklerini merak ediyorum. Dün M ile buluştuk. Kansermiş. İçinde kanser, yüzünde hep o tanıdık ifade ve üzerinde her zamanki gibi hangi metal grubuna ait olduğunu asla bilmediğim bir tişörtle karşımda otururken, benden daha rahat, benden daha güçlü, benden daha yaşam doluydu. Ben ise günlerini çok çirkin olmak, zengin olamamak, yuva kurmamış olmak gibi saçma sapan şeylere ağlayarak ve uyumayı savaşmaya tercih ederek geçiriyorum. Saatlerce M'i dinledim. Yeter artık, daha ne anlatayım bilemiyorum, dese de, sanki karşısında hiçbir şeyden bahsetmeye hakkım yokmuş gibi hissettim. Belki de sessizliğimi sıkıldığıma yormuştur. Oysa ki sadece utanıyordum. Kendimden. Dertlerimden. Güçsüzlüğümden. Oysa onun da söylediği gibi, kimisi için kırılan bir tırnak, başkası için bir ebeveynin ölümünün verdiğinden çok daha büyük bir acı verebilir. Vasantha bana acımı, üzüntümü, öfkemi kucaklamamı, bunları hissetmeye hakkım olduğunu söyledi. Ve gözlerimin sadece ürettiğim şeylerden söz ederken ışıldadığını. Tam da o sebeple, İstanbul'daki son günümde, canım Şeyma ile buluşacağım yere yarım saat erken geldim ve bunları karalıyorum. Çünkü masadan kalkacak cesaretim yoksa, oyunu sürdürmeyi öğrenmek zorunda olduğumu biliyorum.
11.9.22
Kadıköy/Kütük
Bugün pazartesi. Karlar hala erimedi. Evden çıkmadığım için çok da dert etmiyorum, ama üşümekten yoruldum. Yüzde doksanı bir akıl hastanesinde geçen ve benim duygudurumumu da ister istemez tetikleyen bir yaşam öyküsünün çevirisi bitti. Sırada sihirli bir tren ve tatlış hayvanlarla dolu bir çocuk kitabı var şifa niyetine. On gün sonra İstanbul'a gideceğim. Orada yaşamak değil ama, orada yaşayan dostlarımı ziyarete gitmek bana iyi geliyor. Hayatı bize iyi gelen şeylerle doldurma çabamız ne kadar aciz varlıklar olduğumuzun bir kanıtı gibi. İstanbul'da bolca rakı içmek, boncuktan kolyeler yapmak ve kendimi hatırlamak gibi planlarım var. Belki biraz da yaşam enerjisi çalarım güzel insanlardan. Şimdi bir kahve yapıp yeni kitabın çevirisine başlayacağım. Bugün pazartesi. Karlar hala erimedi. Ve ben sabaha kadar çalışacağım.
anita
15.o2.2o
edirne
sibel alaş çalıyor. buraya şarkı sözleri yazmak istiyorum. beni ben değil, bir başkası anlatsın. ben artık cümle kurmayayım. ben artık kendi içimi kendim akıtmayayım.
ama ne zaman böyle olsam dönüp dolaşıp kendimi burada buluyorum.
kafam karışık. bildiklerim, sandıklarım, inandıklarım, hissettiklerim, umduklarım ve korktuklarım korkunç bir savaş veriyor mütemadiyen zihnimin sekmelerinden birinde. savaşı durduramıyorum. kendimi susturamıyorum. susmayı bilmiyorum çünkü. küçükken biri bana 'anlat, rahatlarsın' demiş sanki, öylesini öğrenmişim bir tek, anlatmazsam nefessiz kalıyorum. oysa ne zamandır anlatacak şeyim de yoktu.
ama bu defa, ben kaşındım.
hiçbir şey hissedememekten şikayet ederken, şimdi bir lotus çiçeği gibi açmak istiyorum içimde ne var ne yok. aynaya bakıp 'hırslı köpek' diyorum kendime ve saçlarımı seviyorum. en güzel çiçekleri bile hırs toprağında büyütüp inatla suluyorum. düne kadar elime almadığım oyuncakla komşunun çocuğu oynuyor şimdi. komşunun çocuğunu parçalarına ayırmak istiyorum.
ama ne ayıp. insan hoşlandığı beye oyuncak der mi hiç?
ama belki de böyle olması gerekiyordu. belki esmese dışarıdan bir rüzgar, o perde hiç kalkmayacaktı. ben hala aynı odanın içinde, beş kupa çay, on fincan kahve, bir rüya düşkünü, bir işkolik tembel, bir akışın itirazsız parçası, öylece vedalaşacaktım her akşam güneşle. belki de ikiz alev, belki de bölünmüş bir ruh, belki de kartlar doğru söylüyor, ez geç o dikenli telleri. burada ikimize de yetecek kadar umut var.
dört duvarın arasında kaldım diye oluyor aslında tüm bunlar.
salgından önce nasılsın sorusuna cevap bile veremiyordum. iyi miyim, kötü mü, düşünecek fırsatım olmuyordu çünkü. bilmem diyordum şaşkınca, yoğunum. okul, iş, çeviriler, öğrenciler, yarım saat boşluğum olsa alarm kurup uyumaya çalıştığım birbirinin kopyası, nefessiz günler. şimdi işten ve uykudan arta kalan tüm saatlerde düşünecek bir şey buldum kendime. hangisi daha iyi, emin değilim.
dün gece rüyamda seni gördüm.
nil olsa ama kördüm diye devam ederdi ve bir takım freudyen şakalar yapardı. ama ben kör değildim. sen hiç olmadığın kadar nettin. kapıyı açıyor ve karşımda seni buluyordum. ev benim değildi ama evini yuva bileceğim kadar sevdiğim birinindi. neden geldin diyordum. sen söylemen gerekenleri söylüyordun. biliyordum diyordum sadece. gülüyordum. sigara içmeye çıkıyorduk. kedi seviyorduk. elimi tutuyordun. kör değildim, ilk defa görüyordum.
ama sen görmüyorsun.
tüm bunların ne kadar saçma, ne kadar çocukça, ne kadar manasız olduğunun ben de farkındayım. ben de'den de öte, en çok ben farkındayım. ama hoşuma gidiyor. bir kere de bunu deneyeyim diyorum. aa böylesi ne garipmiş diyorum. aslında çok eğlenceli diyorum. eeh yeter sıkıldım diyorum. sonra yapacak daha iyi bir şey bulamayıp başa sarıyorum. aa böylesi ne garipmiş. aa bir kere de bunu deneyeyim.
az önce saatlerimi verdiğim upuzun tırnaklarıma kıydım. az önce kapıyı ardımdan kapattım birkaç adım uzağa kaçtım. hem madem gönülden uzağım, biraz da gözden uzak olayım. çünkü benim biraz acelem var. çünkü benim yetişmem gereken otobüsler, bitirmem gereken kitaplar, kavuşmaya can attığım bir mevsim var. çünkü biraz olsun gidersem, tekrar soyunurum tüm bu karmaşadan ve yine dönerim hep söylendiğim o yere, ya da ben öyle umuyorum.
"nasılım bilmem, sanırım sadece yoğunum."
zeynep dizdar çalıyor. bir tutam nostalji. bir avuç saçmalık.
bu yazıyı bu cümleyle bitiriyorum.
son beş saattir aynı şarkıyı söylüyorum korkunç sesimle.
sanki en büyüğümüz ben değilmişim gibi. sanki size ben göz kulak olurum dememişim gibi. sanki büyümemişim gibi sayısız yıldan, shottan ve sarhoşluktan sonra. sanki yeterince içersem unuturmuşum gibi bu şehri, bu gerçekliği, bu sokakları. geçmişe bir bilet. cam kenarı. bayan (!) yanı.
bu gecenin çok kahramanı var. doğumgünükızıizlem var mesela, bu dünyada yirmi sene geçirdi daha. bebek biri. ve iyi ki. zulal var sonra. bubble tea içiyor ve boğazlı kazaklar giyiyor. aleyna var, miniğim. kendisi parktaki gençlere çok kızıyor. aysima var sonra. peri kızı gibi, benden on yaş küçük haliyle bana annelik ediyor. parktakiyetişkintugay var. kendisini tanımıyorum ama grubumuzun gençleri takışınca kavgayı biz çözüyoruz yetişkinler (!) olarak. senin adın ne. tugay. tugaycım bak biz büyükler olarak sakin olalım, konuyu uzatmayalım, bak sen çok olgun birine benziyorsun. anlaştık değil mi tugaycım. sustur arkadaşlarını tadımız kaçmasın. sonra eskiişarkadaşımvearabası var. gelip alıyor ve al sana kahve diyor. bir de çikolata. bi de ekin var kilometreler ötede. en yakın arkadaşım, hem de bedava. ben o bahçede üşürken geçmişi anıyor ve gizlice üzülüyoruz. sakın diyor, sakın yazma. arama. benle kal. çünkü kimse bizi sevmese de güzeliz. kimsenin ilgisine ihtiyacımız yok, kendimizi toplarız biz. ha bi de bahçedekiçardağınasmaları var. kimse örtmese üstümü, asmanın yaprakları örtüyorlar.
ben beş saattir aynı şarkıyı söylüyorum. kimlere söyledim, kaç kişiye, bilmiyorum. nedenini bilmediğim gibi. ama ben yazmışım gibi, benimmiş gibi söylüyorum aynı şarkıyı. arada diyorum ki özür dilerim, çünkü ben çok yoruldum, çünkü bir kere de ben unutayım hangi gündeyiz, ne olur. üçe kadar sayıyorum sonra, hep birlikte giriyoruz şarkıya. deniz üstü köpürüyor. gerisi bizim problemimiz değil.
niyedelirdinbukadarneoldu. ben biraz yalnız kaldım. ben biraz unuttum aksi nasıl oluyordu. nasıl yapıyorduk da mutlu uyuyorduk geceleri. sarhoş akşamlarda kimin kapısını çalıyorduk ben geldim diye. kim bizi biz gibi tanıyordu, kim bizi biz diye seviyordu, kime nasıl tahammül ediyorduk, kime nasıl diyebiliyorduk ki gel, bu şarkıyı bir de ikimiz söyleyelim.
hepsini unuttum.
neyse ki her gecenin sonunda kardeşelindeniçilençaylar var. neyse ki her akşam yanı başımda rahmetlizelihateyzedenkalançiçekler ile uykular. neyse ki her sabah anneminkucağındaruhumudinlendirmeler ile dönüyorum dünyaya.
sonra deniz köpürüyor,
sonra canım,
rinna nay,
rinna rinna nay.
1o.11.2o2o
Beybisu
kurduğun tüm denklemlerin yanlış, tüm eşitliklerin hatalı olduğunu fark ettiğin o an. ettiğin tüm kavgaların bir hiç uğruna olduğunu, tüm savaşlarını boş yere verdiğini, günün sonunda başını yastığa koyduğunda avucunda turuncu bir japon balığı bile kalmadığını -evet, o meşhur japon balığı- anladığın o gün. otuz bir sene boyunca bir yalanı yaşamışsın. dipsiz kuyulara çiçekler atmışsın aptal bir gülümsemeyle. ben, demişsin, gerekirse ölürüm de, öldürürüm de. sen bu sirkte herkesin güldüğü başarısız bir palyaço bozmasından fazlası değilsin dememiş kimse. belki bir gün kendin anlarsın diye. oysa sen aynalardan kaçıyor ve o sirki dünyanın en huzurlu bahçesi sanıyordun. oysa sen o bahçeye yabancılar girmesin diye duvarlar örüyordun, boyundan uzun. kimsenin hatırlamadığı şarkılar mırıldanıyor ve kendini şanslı sanıyordun. duvarlar yıkılmak içindir oysa ve enkazın altında hep o duvarları ören kişi kalır. bilmiyordun. şimdi tüm bunları anlıyor ancak anlayamıyorsun. şimdi tüm bunlara ağlıyorsun, yalnız ama çok kalabalık. yalnız. ama hep kalabalık. "neyin var?" hep aynı soru zihninde yankılanıyor defalarca. neyim var? benim bu hayatta neyim var ki? neyim var? hep aynı yalandan cevap. "başıma güneş geçti, şimdi geçer, düzelirim." geçmiyor işte geri zekalı. hiçbir şey geçmiyor. hayatı kırk yamalı bir battaniye gibi örtüyorsun üzerine yalnız gecelerde. tekrar tekrar doğuyorsun aynı cehenneme her sabah.
yorgun. şaşkın. ve umutsuz.